MÜMİN, YUSUF MEDRESESİNDE EĞİTİR VE EĞİTİLİR

Hz. Yusuf Medresesi'nde bulunan bir mümin oradaki zorluklarla eğitildiği gibi kendisi de çevresindekileri eğitir. Allah müminlere, insanlara iyiliği emretmelerini, onları kötülüklerden sakındırmalarını emretmiştir. İnanan insanların dünyadaki en önemli vazifelerinden biri Allah'ın bu emrine uyarak insanlara Kuran ahlakını anlatmaları, onların kötü huylarını Allah'ın hoşnut olacağı iyi huylara çevirmeleri için yol göstermeleri, ibadetlerini yerine getirmeleri için teşvik ederek ahireti hatırlatmalarıdır. Allah Kuran'da, "Sizden; hayra çağıran, iyiliği (marufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır." (Al-i İmran Suresi, 104) ayetiyle insanlar arasında her dönemde bulunması gereken bir topluluğa dikkat çekmiştir.

Hz. Yusuf Medresesi'nde bulunan bir mümin eğer imkanı ve izni varsa bu sorumluluğun gereğini yerine getirir. Üstelik hapishane iyiliğin emredilmesine ve kötülükten alıkonmaya, ahiretle ve Allah korkusu ile uyarılmaya en çok ihtiyaç duyan kişilerin bulunduğu bir yerdir. Burada bulunan suç işlemiş insanların büyük bir bölümü eğer Allah'tan gereği gibi korkup sakınsalar, orada bulunmazlardı. Bu kişilerin hayatlarının geri kalan bölümünü huzur ve güven içinde geçirmelerinin, devlete ve millete faydalı insanlar haline dönüşebilmelerinin tek yolu, onların Allah'tan korkan, Allah'a kulluk eden, Kuran ahlakına uyan, mülayim, huzurlu, adaletli, vicdanlı ve merhametli kimseler olmalarıdır. Bu nedenle Hz. Yusuf Medresesi'ndeki bir müminin, imkanı olduğu takdirde, buradaki kişilere Kuran'la öğüt vermesi, hapishaneyi onlar için de güzel bir dershaneye, verimli bir terbiyehaneye çevirecektir. Bu şekilde hapse katil, dolandırıcı veya cani olarak giren biri cennete girmeyi ümit eden, Allah'ın rızasını ve rahmetini uman, Allah'tan korkup sakınan, devletine ve milletine hayır getirmeyi amaç edinen mümin bir kimse olarak çıkacaktır.


Ayrıca unutmamak gerekir ki, Hz. Yusuf Medresesi'nde bir müminin insanları Allah'a çağırması, müminlere Hz. Yusuf'tan miras kalan bir tavır güzelliğidir. Hz. Yusuf hapishanedeyken kendisine gördükleri rüyaların tabirini soran hapishane arkadaşlarına öncelikle Allah'ı, Allah'ın birliğini ve dini anlatmış, daha sonra sorularını cevaplamıştır. Bu olayları haber veren ayetlerde şöyle buyrulmaktadır:

Onunla birlikte iki genç de zindana girmişti. Biri: "Ben (rüyamda) kendimi şarap sıkıyorken gördüm." dedi. Öbürü: "Ben de kendimi başımın üstünde ekmek taşıyorken gördüm; kuş da ondan yemekteydi" dedi. "Bunun yorumundan bize haber ver. Doğrusu biz seni, iyilik yapanlardan görmekteyiz." Dedi ki: "Size rızıklanacağınız bir yemek gelecek olsa, ben mutlaka size daha gelmeden önce onun ne olduğunu haber veririm. Bu, Rabbimin bana öğrettiklerindendir. Doğrusu ben, Allah'a iman etmeyen, ahireti de tanımayanların ta kendileri olan bir topluluğun dinini terk ettim. Atalarım İbrahim'in, İshak'ın ve Yakub'un dinine uydum. Allah'a hiçbir şeyle şirk koşmamız bizim için olacak şey değil. Bu, bize ve insanlara Allah'ın lütuf ve ihsanındandır, ancak insanların çoğu şükretmezler. Ey zindan arkadaşlarım, birbirinden ayrı (bir sürü) Rabler mi daha hayırlıdır, yoksa kahhar (kahredici) olan bir tek Allah mı? Sizin Allah'tan başka taptıklarınız, Allah'ın kendileri hakkında hiçbir delil indirmediği, sizin ve atalarınızın ad olarak adlandırdıklarınızdan başkası değildir. Hüküm, yalnızca Allah'ındır. O, Kendisi'nden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru olan din işte budur, ancak insanların çoğu bilmezler." (Yusuf Suresi, 36-40)

Bediüzzaman da hapishanede bulunduğu sürece hem yanındaki talebelerini, hem de diğer mahkumları eğitmiş, onlara Risale-i Nurlardan ders vermiştir. Hatta denilebilir ki, Nur talebeleri hapisteyken iki kere Hz. Yusuf Medresesi'nde bulunmuş gibidirler. Çünkü hem hapishanenin terbiyesini almışlar ve onun manevi derecesini kazanmışlar, hem de hapishanede Üstadları Said Nursi ile gece gündüz beraber olarak onun üstün ilminden faydalanmışlardır. Bediüzzaman'ın hikmetli tefekkürlerinden, güzel halinden hal alarak eğitilmişlerdir. Dolayısıyla Üstadları ile birlikte hapiste bulunan Nur talebelerinin eğitimleri çok verimli olmuş, kamil imana ulaşmaları, huylarını güzelleştirmeleri açısından çok fayda getirmiştir.

Mümin bulunduğu her yere asayiş, güven, huzur ve güzellik getirir. Müminin güzel ahlakı ve üstün tavrı da tıpkı bir elektrik akımı gibi yayılır ve çevresindekileri de etkisi altına alır. Hiç konuşmasa bile hali, tavrı, bakışı, duruşu, kanaatkarlığı, onurlu olması, alçakgönüllüğü, temizliği, samimiyeti, hiçbir dünyevi hırsının bulunmaması, her durumda neşeli, canlı, şevkli ve güleryüzlü olması onu gören her insanın üzerinde olumlu bir etki bırakır. Örneğin hapiste bulunmaktan dolayı şikayet eden, ağlayan, sızlanan, ümitsizliğe kapılan bir kişi, müminin hapishanede bulunmanın sayısız hayrı ve hikmeti olduğu, asıl hayatın ahiret hayatı olduğu için dünyada kaybedilenlerin bir öneminin olmadığı yönündeki sözlerini duysa, mutlaka bu sözler üzerinde düşünür ve belki de vicdanlı davranarak tavrını değiştirir. Veya en güç koşullarda dahi gülümsemesini yüzünden eksik etmeyen, tevekkülünü ve Allah'tan daima razı olduğunu bu şekilde mümin kardeşlerine ve onu gören tüm insanlara hissettiren bir Müslümanın halinden tüm insanlar etkilenir. Küçük bir aksilikle karşılaştıklarında dahi yaygara koparanlar, onun bu alışılmadık halini görünce yaptıklarından dolayı utanır ve hal alırlar.

Mümin, hali ile olduğu kadar çalışmaları ile de içinde bulunduğu toplumun huzur ve güvenlik içerisinde, Allah'ın sınırlarına bağlı olmasını, fertlerin devlete ve millete hayır getiren insanlar olmalarını sağlamaya çalışır. Örneğin bir toplumda huzursuzluk yaratan, anarşi ve teröre sebebiyet veren fikir akımlarını Kuran'ın gücüyle susturmaya çalışır. Bediüzzaman önderliğindeki Nur çalışmaları müminlerin bu çabalarının yakın tarihimizdeki örneklerindendir. Bediüzzaman anarşiye sebebiyet verenlerin, materyalizm gibi dinsiz fikir akımları olduğunu daima dile getirmiş ve dinsizliğe karşı çok etkin bir mücadele vermiştir. Bu nedenledir ki, Nur talebeleri asayişin sağlanmasında gösterdikleri katkılarla bilinmektedirler. Bu özellikleri hapisteyken de devam etmiş ve özellikle Denizli hapsi sırasında tüm mahkumların iman ehli olmalarına, Kuran ahlakını benimsemelerine vesile olmuşlardır. Bediüzzaman bu konuda şöyle der:

"Evet komünist perdesi altında anarşistliğin, genel emniyeti bozmağa dehşetli çalışmasına karşı, Risale-i Nur ve talebeleri gerçek iman kuvvetiyle bu vatanın her tarafında o müthiş bozulmayı durduruyor ve kırıyor. Emniyeti ve asayişi temine çalışıyor ki, pek çok bir kesrette ve memleketin her tarafında bulunan Nur talebelerinden, bu yirmi senede alakadar üç-dört mahkeme ve on vilayetin zabıtaları, emniyeti ihlale dair bir vukuatlarını bulmamış ve kaydetmemiş. Ve üç vilayetin insaflı bir kısım zabıtaları demişler: "Nur talebeleri manevi bir zabıtadır. Asayişi muhafazada bize yardım ediyorlar. Gerçek iman ile; Nur'u okuyan her adamın kafasında bir yasakçıyı bırakıyorlar, emniyeti temine çalışıyorlar." Bunun bir nümunesi Denizli Hapishanesi'dir. Oraya Nurlar ve o mahpuslar için yazılan Meyve Risalesi girmesiyle, üç dört ay zarfında iki yüzden ziyade o mahpuslar öyle fevkalade itaatli, dindarane bir doğru hal aldılar ki; üç dört adamı öldüren bir adam, tahta bitlerini öldürmekten çekiniyordu. Tam merhametli, zararsız, vatana faydalı bir uzuv olmaya başladı. Hatta resmi memurlar, bu hale hayretle ve takdirle bakıyordular. Hem daha hüküm almadan bir kısım gençler dediler: "Nurcular hapiste kalsalar, biz kendimizi mahkum ettireceğiz ve ceza almaya çalışacağız; ta onlardan ders alıp onlar gibi olacağız. Onların dersiyle kendimizi ıslah edeceğiz." İşte bu mahiyette bulunan Nur talebelerini, emniyeti ihlal ile suçlayanlar, herhalde ve gayet fena bir surette aldanmış veya aldatılmış veya bilerek veya bilmeyerek anarşistlik hesabına hükümeti iğfal edip bizleri eziyetlerle ezmeye çalışıyorlar." Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Yirmialtıncı Lema, s.261-262

Bediüzzaman bir başka sözünde ise Nur talebelerinin diğer kimselerle konuşmalarının yasak olmasına rağmen hal ve tavırları ile tebliğ yaptıklarını söylemiş ve hatta hapishanedekileri Kuran ahlakı ile eğitmeyi teklif etmiştir:
"Kader-i İlahi adaleti bizleri Denizli Medrese-i Yusufiyesi'ne sevketmesinin bir hikmeti, her yerden ziyade Risale-i Nur'a ve talebelerine hem mahpusları, hem ahalisi, belki hem memurları ve adliyesi muhtaç olmalarıdır. Buna binaen, biz bir imani ve ahiret ile ilgili vazife ile bu sıkıntılı imtihana girdik. Evet yirmi-otuzdan ancak bir-ikisi kurallarına uygun namazını kılan mahpuslar içinde birden Risale-i Nur talebelerinden kırk-ellisi umumen istisnasız mükemmel namazlarını kılmaları, tavır ile ve fiil diliyle öyle bir ders ve irşaddır ki, bu sıkıntı ve zahmeti hiçe indirir, belki sevdirir. Ve talebeler davranışları ile bu dersi verdikleri gibi, kalblerindeki kuvvetli tahkiki imanlarıyla dahi buradaki ehl-i imanı ehl-i dalaletin evham ve şüphelerinden kurtarmalarına sebep çelikten bir kale hükmüne geçeceğini rahmet ve İlahi yardımdan ümid ediyoruz."

Buradaki ehl-i dünyanın bizi konuşmaktan ve temastan engelleri zarar vermiyor. Tavır dili, sözden daha kuvvetli ve tesirli konuşuyor. Madem hapse girmek terbiye içindir. Milleti seviyorlar ise, mahpusları Risale-i Nur talebeleriyle görüştürsünler; ta bir ayda, belki bir günde bir seneden ziyade terbiye alsınlar. Hem millete ve vatana, hem kendi istikballerine ve ahiretine menfaatli birer insan olsunlar." Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Onüçüncü Şua, s. 306

Bediüzzaman bazen de hapishanedeki eski hükümlülere doğrudan seslenmiş, onları Allah'ın yoluna çağırmış ve birtakım kötü özelliklerinden vazgeçmelerini, müminler gibi daima af yolunu benimsemelerini hatırlatmıştır. Bediüzzaman aşağıda yer verilen sözünde hapse girmelerinin hikmetlerinden birinin de bu mahkumları Risale-i Nurlarla eğitmek olabileceğini söylemiştir:

"Aziz Yeni Kardeşlerim Ve Eski Mahpuslar!
Benim kesin kanaatim gelmiş ki; buraya girmemizin İlahi yardım yönünde bir ehemmiyetli sebebi sizsiniz. Yani, Nurlar tesellileriyle ve imanın hakikatleriyle sizi bu hapis musibetinin sıkıntılarından ve dünyevi çok zararlarından ve boşu boşuna gam ve hüzün ile giden hayatınızı faydasızlıktan, boşuna zayi olmasından ve dünyanızın ağlaması gibi ahiretinizi ağlamaktan kurtarıp tam bir teselli size vermektir. Madem hakikat budur. Elbette siz dahi, Denizli mahpusları ve Nur talebeleri gibi birbirinize kardeş olmanız lazımdır. Görüyorsunuz ki: Bir bıçak içinize girmemek ve birbirinize tecavüz etmemek için dışarıdan gelen bütün eşyanız ve yemek ve ekmeğinizi ve çorbanızı karıştırıyorlar. Size sadakatla hizmet eden gardiyanlar çok zahmet çekiyorlar. Hem siz, beraber teneffüse çıkmıyorsunuz. Güya canavar ve vahşi gibi birbirinize saldıracaksınız. İşte şimdi sizin gibi fıtri kahramanlık damarını taşıyan yeni arkadaşlar, bu zamanda manevi büyük bir kahramanlık ile heyete deyiniz ki: "Değil elimize bıçak, belki mavzer ve rovelver de verilse, hem emir de verilse, biz bu biçare ve bizim gibi musibetzede arkadaşlarımıza dokunmayacağız. Eskiden yüz düşmanlık ve adavetimiz dahi olsa da, onları helal edip hatırlarını kırmamağa çalışacağımıza, Kur'an'ın ve imanın ve İslami kardeşliğin ve yararın emriyle ve irşadıyla karar verdik." diyerek, bu hapsi bir mübarek dershaneye çeviriniz." Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Onüçüncü Söz, s.153

 


Bediüzzaman mahpuslara "İşte ey bu Medrese-i Yusufiye'de benim ders arkadaşlarım!" diye hitap ederek onlara şöyle tavsiyelerde bulunmuştur:

"Madem hakikat budur. Ve bu hakikati Risale-i Nur o derece kat'i ve güneş gibi isbat etmiş ki; yirmi senedir inatçıların inadlarını kırıp imana getiriyor. Biz dahi hem dünyamıza, hem istikbalimize, hem âhiretimize, hem vatanımıza, hem milletimize tam menfaatli ve kolay ve selâmetli olan iman ve istikamet yolunu takib edip, boş vaktimizi sıkıntılı hülyalar yerinde Kur'an'dan bildiğimiz sureleri okumak ve manalarını bildiren arkadaşlardan öğrenmek ve kazaya kalmış farz namazlarımızı kaza etmek ve birbirinin güzel huylarından istifade edip bu hapishaneyi güzel huylu fidanlar yetiştiren bir mübarek bahçeye çevirmek gibi salih amel ile hapishane müdür ve alakadarları, cani ve katillerin başlarında zebani gibi azap memurları değil, belki Medrese-i Yusufiye'de cennete adam yetiştirmek ve onların terbiyesine nezaret etmek vazifesiyle memur birer dosdoğru üstad ve birer şefkatli rehber olmalarına çalışmalıyız." Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Onbirinci Şua, s. 201

Bediüzzaman hapiste bulunanların Kuran ahlakını almak için eğitilmeleri gerektiğini hapishane müdürüne de yazı ile bildirmiş ve bunun için izin istemiştir. Çünkü vicdanları hiç rahatsız olmadan suç işleyebilen bu insanları hapisten sonra suç işlemekten alıkoyacak olan tek güç Allah korkusudur. Allah'tan korkan, Allah'ı seven ve O'nun rızasını hedefleyen bir insanın Allah'ın hoşlanmayacağı bir iş yapması imkansızdır. Bu gerçeğin farkında olan Bediüzzaman her hapishanesini bir medreseye çevirmiş ve bu medreselerde yüzlerce kişinin iman etmesine vesile olmuştur. Talebeleri de bu medreselerde hem bir öğrenci hem de birer öğretmen gibi olmuşlardır.

İlginçtir ki, hapishanedeyken bile devlete ve millete hayır getirmek için uğraşan, en zor koşullar altındayken bile rahatını ve çıkarlarını hiçe sayarak, devlete ve millete hizmet için gecesini gündüzüne katan bu mübarek, samimi ve dürüst insana hayatının birçok döneminde iftiralar atılmış, hatta devlete karşı bir insan gibi tanıtılmıştır.
Unutmamak gerekir ki bu, tarih boyunca pek çok ihlaslı Müslümanın karşılaştığı bir durumdur. Ancak Allah daima her olayı müminlerin lehine çevirmiş ve inkarcıların müminlere zarar vermek için uzattıkları ellerini bağlamıştır. Onlardan müminlere gelen her türlü kötülüğün karşılığını da hem dünyada hem de ahirette misliyle vermiştir. Zulme ve çeşitli iftiralara, sıkıntılara uğrayan samimi kullarını da kurtarmış, dünyada ve ahirette onları maddi ve manevi güzelliklerle ödüllendirmiştir.


Kuşkusuz ödülün en büyüğü, Allah'ın sonsuz rahmeti ile müminleri layık kıldığı cennetidir.